Şirazemiz Mi Kaydı?

aksiyoloji bilim midir ile ilgili görsel sonucu

Dönemsel olduğunu umduğum, epeyce de rahatsız olduğum durumlar sık sık karşıma çıkıyor bu aralar. “Eskiden…” diye başlayan cümleler kurma eğiliminde olduğumu fark ettiğimde bir an duraksıyorum; ama yine de çıkıyor ağzımdan cümleler.

Daha önce yazdığım “Değerli misiniz?” yazısında bahsettiğim, aksiyolojinin konusu, “değerler” azımsanamayacak kadar önemli ve bu dönemin en büyük sorunu da bu.

şiraze nedir ile ilgili görsel sonucu

Yazının başlığı neden şirazeden? Argo bir deyim gibi gelse de kulağa, şiraze, ciltçilikte, sayfaları birbirlerine yapıştırmak için kullanılan kumaş, kağıt ya da tülbent parçasıdır. Eğer şiraze düzgün olmazsa sayfaların düzgün olması mümkün değildir. Bunlar birbirine yapışır; ama sayfalar ve dolayısıyla ciltlediğimiz her neyse, o artık sarmal çıkılan bir merdiven gibi yamulma eğilimi gösterecektir. O saatten sonra geri kalanın düzgün olması mümkün değildir.

temel değerlerimiz nelerdir ile ilgili görsel sonucu

Yine uçtu meczup!

Ne diyorum, daha açık anlatayım:

İnsan olmaya adım adım yaklaşma eğilimindeki Homo sapiens sapiens,  yani biz, insan türünün üçlü isimlendirilmiş alt türlerinden biriyiz: “Modern İnsan” diyoruz kendimize. Biz, Homo sapiensin soyu tükenmemiş tek alt türüyüz. Yani, Homo sapiens sapiens adıyla anılırız. Bu, “düşündüğünün üstüne düşünebilen insan” demektir. Bu düşünceyi ilk ortaya atan Rene Descartes olup günümüz modern insanı bu alt türe mensuptur. Ancak çoğunlukla sadece Homo sapiens olarak anılır. (Bu bilgi için teşekkürler wikipedia)

Homo sapiens sapiens ile ilgili görsel sonucu

İnsanı insan yapan değerler var elbette. Genel anlamda hepimizin bu konuda fikri var. Sevgili Doğan Cüceloğlu hocamız, internet sitesinde bu değerleri, üşenmemiş ve tek tek paylaşmış. Bir bakalım; nelermiş bunlar, neleri kaybetmişiz, nelere hiç rastlamamışız, hangileri de bizi var etmiş gerçekte?

VAROLUŞ DEĞERLERİ

1. Dürüstlük: Diğer insanlarla, kurumlarla, toplumla, kişinin kendisiyle ilişkisinde bütünlük içinde olması. Bildiği gerçeğe bağlı olarak düşünmek, konuşmak ve davranmak.

2. Medeni cesaret: Zor olan iyi davranışları göze almak. Kalabalıkta biri olmama gücü, gerçekten “Hayır!” diyebilmek. Kendi inançlarıyla uyumlu yaşamak gücü. İyiliğin içinizdeki itici gücünü hissedince, herkes tarafından kabul görmese dahi onları ifade etmek. İçinizdeki arkadaşlığı ve sevgiyi ifade edebilmek.

3. Barışçıl olmak: Sorunların barış ve huzur içinde çözme eğilimi içinde olmak. İlişkide çelişki yerine anlayışa önem vermek. Diğerlerinin duygularına tepki vermek yerine o duyguları anlama eğilimi içinde olmak.

4. Kendine inanmak ve kendini geliştirmek: Kendini diğerlerinden farklı kılan bireysel yönlerin farkına olmak ve onları geliştirmek. Gelişmeye ve yapabileceğinin en iyisini yapmaya kendini adamak.

5. Kendine hakim ve ölçülü olmak: Bedensel, duygusal ve zihinsel olarak kendine hakim olabilmek ve davranışlarında ölçülü olmak. Arzu ve iştahlarına gem vurabilmek ve konuşmada, yemede, egzersizde ölçülü olmak. Beden ve zihin sınırlarının farkında olmak. Aşırı görüşlerin tehlikelerinin farkında olmak.

6. Aile ilişkilerine ve diğer kutsal inançlara saygılı olmak: Ailenin temelindeki güven ilişkilerine ve insanın kendini aşmasının simgesi olan kutsal inançlara, manevi değerlere saygılı olmak. Aileyi bir arada tutan temel duygusal dokuya saygılı olmak.

temel değerlerimiz nelerdir  ile ilgili görsel sonucu

İLİŞKİ DEĞERLERİ

1. Güvenilir olmak ve sadakat: Destek vermek, hizmet etmek ve katkıda bulunmak. Sözünün eri olmak.

2. Saygı: Yaşamla, mal mülkle, ana babayla, yaşlılarla, doğayla ilişkilerde dikkatli ve sorumluluk içinde olmak. En önemlisi kendi düşünce ve duygularıyla ilişkisinde düşünceli ve nazik olmak.

3. Sevgi: Saygı ve sadakatın ötesinde bir ilgi ve iyilik isteği. Seçtiği insanların gelişimine ve mutluluğuna zaman ayırmak ve gayret etmek.

4. Empati: Diğerleriyle ilişki kurarken olayları ve konuşulan konuları onların gözüyle görmeye özen göstermek; insanların duygularına duyarlı olmak.

5. İyi kalpli ve arkadaşça olmak: İlişkilerde nazik ve düşünceli davranmanın kaba saba davranmaktan daha değerli olduğuna inanmak. Karşı çıkmak yerine anlamak eğilimi. Kendinden daha güçsüz insanlara daha özenle yaklaşmak. Arkadaş edinmeye ve eldeki arkadaşları kaybetmemeye özen göstermek. En önemlisi kendi iç dünyasından yabancılaşmamak, kendiyle de arkadaşça ilişki içinde olmak.

6. Hakkaniyet, adil olmak: “Ne ekersen onu biçersin” kuralını anlamak ve uygulamak; yasalara uymak, işte ve sporda dürüst olmak. Merhamet ve affetmenin adaletin bir parçası olduğunu anlamak.

İlgili resim

Daha iyi anladınız şimdi sanırım beni. “Yeni değerlerimiz” beni rahatsız eden. Sürekli ve her yerde pompalanan; güç, para, cinsellik, şiddet, benmerkezcilik. Kendi öz değerlerine sahip çıkamayan insan da mutsuz elbette. Rekabet dünyasında -ki bu son derece sığ ve yapay bir dünya- birbirleriyle, yarış yapan, güzel görünen, mis gibi kokan, fırsat buldukça sadece kendi lehine her türlü dalavereyi çevirip yalnızlıktan şikayet eden, çürümüş, suratsız insanlara mı dönüşüyoruz acaba? Düşküne yardım etmeyi unuttuk mu? “Bana dokunmayan yılan…” felsefesinden vazgeçtik mi? Artık kimse bizim “dünya ahiret kardeşimiz” değil mi yoksa? Muhtaç olana yukarıdan mı bakıyoruz? Hatta, dünya, sadece insana ait gibi mi geliyor bize? “Ben ve diğerleri” diye ayırıyor muyuz insanları ya da doğa dışında ait olduğumuz bir yer olduğunu mu düşünüyoruz?

Şöyle yapsak mesela:

Hepimiz, bir güzel kendimizi sorgulayalım. Şirazemiz kaymış mı, yerinde mi? Aynada, taa gözlerimizin içine bakabiliyor muyuz sevgiyle? Yoksa gördüklerimiz hiç de hoş değil mi? Yüzleşelim, değerlendirelim, değişelim. Çünkü biz değişirsek dünya değişir.

Hep beraber, sevgi ve saygı dolu bir gelecek dileğiyle…

This entry was posted on Nisan 7, 2017. 2 Yorum

Kapsama Alanın Ne Kadar?

İlgili resim

İnsan, topluluk halinde yaşayan sosyal bir varlık. Bu durum iletişimi zorunlu kılıyor elbette. İletişim esnasında, zaman zaman birilerine “Hoop, fazla yaklaşma” diyesiniz gelmiyor mu sizin de? Tanımadığım insanların bana dokunması enikonu rahatsız ediyor, bildiğiniz gibi değil. Toplu taşımada, yolda yürürken, yeni tanıştığımız ya da bir süredir tanıdığımız insanlarda yaşadığımız, mecburen ve rahatsız edici bir dokunsal hal. Bunun bir sınırı yok mu? Herkes rahatsız olur mu, bu yakınlıktan? Hangi noktada tacizdir, hangi noktada samimiyet?

Hadi, bir bakalım?

Araştırmalar ve tespitler şu yönde: Hepimizin çevresindeki mesafeler, dört katmana ayrılıyor. İnsanın kapsama alanı dediğimiz de bu. Bu alanlara aldığımız insanlar birbirinden farklı tabii ki. Karşımızdaki kişiyle yakınlık durumumuza göre de bu alan değişiyor. Bu yakınlık tercihini de duygularımız belirliyor.

Birinci alan, özel alan. Bu alan 0 ile 50 santim arasındaki mesafe. Bizim bedenimizle ile karşımızdaki kişi arasındaki mesafe 50 santim ise bu kişi özel alanımıza girmiştir. Ortalama bir kol uzunluğu kadar bir mesafeyi kapıyor. Yani kolumuzu öne doğru uzattığımızda parmak ucumuzdan kendi bedenimiz arasındaki mesafe kadar.  Özel alan bedenimizi ve ruhumuzu tanımaya çalıştığımız bölgedir. Bu alan, başka bir kişinin özel alanımıza girmemesi için bütün savunma mekanizmalarımızı ve en ağır silahlarımızı kullandığımız alandır. İşte benim “Hoop, fazla yaklaşma alanım” bu. Samimi olmadığımız biri bu 50 santimden fazla yaklaşınca, taciz olarak algılıyoruz ve bu doğru bir algı.

Özel alan varlığımızı temsil ediyor. Bu alan, bize zarar vermeyeceğinden emin olduğumuz kişilerin girebileceği alan. Bu alana annemiz, babamız, çocuklarımız, eşimiz, sevgilimiz, birinci dereceden akrabalarımız, yıllardan beri tanıyıp güvendiğimiz dostlarımız, arkadaşlarımız girebilir sadece. Özel alanımıza giren yabancıları ise tehdit olarak algılarız, bu yüzden izinsiz bu alana giren yabancılardan hoşlanmayız ve bu insanları özel alanımızda görmek istemeyiz.

kişisel özel alan ile ilgili görsel sonucu

Özel alan, bireyin en çok koruduğu ve en çok önem verdiği alan elbette ki. Yabancı bir insanın özel ya da kişisel alanımıza girmesi hepimizi çok rahatsız ediyor, sadece beni değil neyse ki. Tanımadığımız bir insanın birden bire gelip bize 0 ile 50 santim kadar yaklaşması durumunda, biz o kişiyi özel alanımızdan çıkarabilmek için elimizle ileriye doğru iteriz, itmesek bile bunu isteriz, çünkü özel alanımıza girmiştir ve bize tehdit oluşturuyordur. Asansörde, kişiler ister istemez birbirinin özel alanına girerler maalesef. Mecburen yakın olmak zorunda kalınca dar alanda rahatsız oluyoruz, farkında olarak ya da olmadan. Ama kaçmak gibi bir şansımız da yok. Bu durumda ne yapıyoruz? Bu sıkıntılı dakikaları geçirebilmek için genellikle birbirimizin yüzüne, gözlerine bakmamaya çalışıyoruz. Çünkü birbirimizin özel alanlarına girdik ve birbirimizi tehdit olarak algılıyoruz, mümkünse bir de arkamızı dönüp yere bakıyoruz.

kişisel alan sınırları ile ilgili görsel sonucu

Hayvanlar için de durum aynı. Tanımadığı bir insanın bir hayvana yaklaşması veya dokunması hayvan tarafından, kendi özel alanına bir tecavüz olarak algılanıyor. Hayvanlar kendilerine ait olan bölgeleri korurlar ve bu bölgeleri özel kokularla işaretlerler. Sizi tanımayan bir hayvana normalden daha fazla yaklaştığınızda gelip sizi koklayacak, buna izin vermeden yaklaşırsanız kendi alanına bir tecavüz olarak algılayacak ve size bir güzel saldıracaktır. Haksız mıdır? Değildir.

kişisel özel alan ile ilgili görsel sonucu

İkinci alan, kişisel alan. Bu alan 50 cm ile 1.20 cm arasındaki alan yani bir kol uzunluğundan sonra gelen alan. Kolumuzu öne doğru uzattık,  parmak ucumuzdan sonraki mesafe bizim kişisel alanımızı oluşturur. Tanımadığımız, bir kişi bizim özel alanımıza izinsiz ya da istemediğimiz halde girmek istediğinde, elimizle kolumuzun uzanabildiği yere kadar iteriz. Bu hareketi, o kişiyi kendi özel alanımızdan çıkartıp kişisel alanımıza dahil ederek mevcut tehdidi ortadan kaldırmak için yaparız. Kişisel alana çok yakın dost ve arkadaş olarak görmediğimiz ancak görüşüp, merhabalaştığımız insanlar girebiliyor.

Üçüncü alan, sosyal alan. Bu alan 1.20 cm ile 3 metre arasındaki alan. Bu alan bir arkadaşlıktan değil de sosyal hayatta yan yana gelmek zorunda kaldığımız insanların bulunduğu alan. Sosyal alanda iş icabı görüştüğümüz insanlar yer almaktadır. Mesela, bakkal, manav, pizzacı vb. sosyal alanımızdaki insanlar.

Dördüncü alan, genel alan. Dördüncü alan diğer alanların dışında kalan en dış katmandaki,  3 metreden sonraki alan genel alan. Bu alana çok fazla müdahale etmeyiz, zaten bu alan bizi bağlamaz. Bu alanda çok fazla söz sahibi değiliz.

Kapsama alanları, sahip olduğumuz eşyalar ve alanlar için de geçerli. Bir kişi arabasına bindikten sonra, bu kişinin özel alanı, arabası ile 0- 50 cm arasındaki mesafe oluyor. Bu kişinin arabasına yani özel alanına biri yaklaşırsa, kişi hemen “bu yabancı ne yapıyor?” diye dönüp bakıyor ve telaşlanıyor. Hani siz yanından geçerken uzaktan kumandayla arabasını kilitlediğini gördüğünüz kişiler var ya farkında olmadan özel alanını koruyor aslında.

Özellikle erkekler için arabaları, beden dilinin en önemli parçalarından bir tanesi. Erkek için arabası prestij yani saygınlık ve itibar anlamına geliyor. Çünkü arabaları, erkeklerin bedeninin bir parçası gibi.

özel alan ile ilgili görsel sonucu

Odamıza biri izinsiz girdiğinde, o kişinin bir an önce odamızdan çıkmasını isteriz, bunun için elimizden geleni yaparız. Çocuklarımız, bizlere “odamı toplama, benim eşyalarıma dokunma, benim odama habersiz girmeni istemiyorum” dediklerinde,  odasına giren anne- babası da olsa özel alanını koruma içgüdüsüyle hareket ediyorlar.

Bir cafe ya da restorana gittiğimizde diğer müşterilerden uzak bir masa ararız. Kendi özel alanımızı masamıza göre konumlandırıp tanımadığımız insanların yaklaşmaması, konuştuğumuzu duymaması için özel alanımızı koruma ihtiyacı hissederiz. Özel alanımızı koruma ihtiyacı tamamen içgüdüseldir. Toplumdaki özel alan mesafeleri, cinsiyet, kültür, toplumsal statü, yaş ve tutuma göre değişkenlik gösterebiliyor ayrıca.

Ancak konserler, sinema, asansörler, tren veya otobüslerin kalabalık olması, kişilerin mahrem bölgelerine girilmesini kaçınılmaz kılıyor. Batı kültürlerinde insanların sıkışık bir asansör veya toplu taşıma aracı gibi kalabalık ortamlarda katı bir şekilde uydukları bir dizi yazılı olmayan kural var.

* Tanıdığınız birisi dahil olmak üzere kimseyle konuşmamalısınız.
* Asla başkalarıyla göz teması kurmamalısınız.
* Duygularınızı belli etmemelisiniz.
* Elinizde kitap, telefon veya gazete varsa onunla ilgili görünmelisiniz.
* Kalabalık ne kadar fazlaysa o kadar az hareket edebilirsiniz.
* Asansörlerde başınızın üzerindeki kat numaralarını seyretmek zorundasınız.

İnsanların olduğu gibi her canlının bir egemenlik alanı var ve her canlı, bu egemenlik alanını korumak ister. Tüm bu canlılar, savunma mekanizmalarını özel ve kişisel alanlarını korumak adına hiç çekinmeden kullanabiliyorlar. Ülkelerin alanları da sınırlarıyla belirlenmiş.

Bizler de iletişim içinde olduğumuz herkese, bu mesafeleri bilerek yaklaşırsak karşımızdaki kişinin, bilinçsiz de olsa savunmacı ve saldırgan tavırlarına maruz kalmayız hiç olmazsa.

Sevgi ve saygı dolu mesafeler dileğiyle…

This entry was posted on Mart 28, 2017. 1 Yorum

Bir Fincanın Kahve?

kırk yıl hatırı hikayesi ile ilgili görsel sonucu

“Gönül ne kahve ister ne kahvehane,
Gönül bir dost ister kahve bahane”…

Mmmmm. “Olsa da içsek” dedim, kokusunu duydum yazmaya başlarken, hemen bir kahve eşliğinde anlatayım size kahvenin hikayesini.

Şahsen, ben bildiğiniz kahve hayranıyım. Bu olağanüstü tadın müzmin ve katıksız tiryakisi olmakla beraber çok faydasını da gördüm. En şiddetli tartışmada, bir an durup, “Hadi bir kahve içelim” dediğinizde mesela, inanın bana hava yumuşar ya da bir uzun süredir görmediğiniz arkadaşınızla karşılaştınız, yine aynı öneriyle gidin, aradan geçen yıllar unutulup, kaldığınız yerden devam edersiniz. Okul yıllarında ders çalışma anlarının vazgeçilmezi, yemekten sonraki müthiş keyiftir kahve. Günümüz jargonuyla: Kahve candır!

Kahve nereden gelir, nedir hayat hikayesi mis kokulu dostumuzun?

Kahve, kelime olarak Arapça “kahwa” dan geliyor. Vatanı Habeşistan (Etiyopya) olduğuna göre, oradaki kahve yetişen bir bölgenin eski adı,
Kaffa’dan alınmış olması muhtemel. Kahve, rayiha yani koku anlamına da gelmektedir, ismiyle müsemmadır.

kahve falı kalp ile ilgili görsel sonucu

Bir rivayete göre de kahveyi içen ilk kişi Hazreti Süleyman’dır. Efendim hikayeye göre, Hazreti Süleyman yolculukları sırasında uğradığı bir şehirde şehrin sakinlerinin bilinmeyen bir hastalığa yakalandığını görür ve Cebrail’in buyruğu üzerine Yemen’den gelen kahve çekirdeklerini kavurarak bundan hazırladığı içeceği hastalara verir. Bunu içen hastalar iyileşir.

Başka bir rivayete göre, 8. yüzyıl ortalarında Habeşistan Kaffa’da yaşayan Khaldi adındaki bir çobanın bir çalıya ait kırmızı meyveleri yemesinin ardından hayvanlarının daha hareketli oldukları dikkatini çekmiş ve bu ağacın meyvelerinden toplayıp, buluşunu paylaşmak için yakında kalan Sufi dervişlere gitmiş. Çekirdeklerin marifetini dinleyen Sufi derviş, ilk başta fikri onaylamamış ve çekirdekleri ateşe atmış. Ateşe düşen çekirdekler kavrulmaya başlamış ve ortalığa bildiğimiz o mis gibi kahve aroması yayılmış, kendisi de bu meyveyi denemiş. Verdiği hissi ve keyfi sevince, diğerlerine de haber vermiş ve kahve bugünlere kadar gelmiş derler.

Tekkedeki diğer dervişler de bu yeni içeceği sevmiş ve çok geçmeden kahve Yemen ve Arabistan’a yayılmış. Daha sonra kahve kendini İstanbul’a da sevdirmiş ve Avrupa’ya oradan da tüm Dünya’ya yol almış. İstanbul’dan yayılan kahvemiz Ala Turca olarak tanınmış ve sevilmiş. Peki buna ne dersiniz?

kitap ve kahve fincanı ile ilgili görsel sonucu

Kahvenin serüveni burada bitmemiş. 1600’lü yılların ortalarında Kuzey Amerika’ya, New Amsterdam’a getirilmiş, buraya daha sonra İngilizler tarafından New York adı verilmiş (bizim bildiğimiz New York şehri).

Kahvehaneler hızla yayılmış olsa da, çay, 1773 yılında İngiltere’de Kral George tarafından çaya dayatılan ağır vergilere karşı ayaklanan sömürgecilere kadar, Yeni Dünya’da tercih edilen içecek olmaya devam etmiş. Boston Çay Partisi olarak bilinen isyanla, Amerikan kahve içme tercihini sonsuza kadar değiştirmiş.

Peki ya Brezilya’ya kahve nasıl gelmiş? Brezilya’ya gelme sebebinin, imparatorun emriyle kahve tohumu alması için Fransız Guyanası’na gönderilen, Francisco de Mello Palheta ile olduğu söylenir. Fakat Fransızlar kahveyi paylaşmak istememişler ve Palheta’nın girişimi başarısız olmuş. Rivayete göre, Palheta öyle yakışıklıymış ki, Fransız Vali’nin eşini etkilemeyi başarmış ve kendisine uğurlama hediyesi olarak büyük bir çiçek buketi sunulmuş. Palheta, milyar dolarlık endüstriyi başlatmaya yetecek kahvenin tohumlarını, bu buketin içine saklı olarak bulmuş. Böylece kahvenin dünyaca kabul edilen ünü ortaya çıkmış.

İlgili resim

Şimdilerde farklı ülkeler, farklı biçimlerde sunuyor kahveyi. Mocca, filtre, instant (marka vermeyeceğim tabii ki-ben naylon kahve diyorum), cappucino vb. gibi pişiriliş ve sunuş biçimine göre isimleri ve aromaları olan çok çeşitli kahve var günümüzde.

Uzun soluklu bir hikayesi ve geçmişi olan dostumuzun, metabolizma üzerindeki etkileri de az değil. Etkileyiş biçimi şöyle; beynimiz gün içerisinde adenozin maddesini salgılıyor ve sinir hücresindeki reseptörleri uyarıyor. Böylece beyin yorgunluk hissini algılıyor. Kahve, kafein sayesinde, reseptörleri bloke ediyor, beyin, adenozin maddesine direniyor ve böylece daha uzun süre uyanık kalıyoruz, yorgunluğu hissetmiyoruz.

Görüntünün olası içeriği: kahve fincanı, içecek ve kahve

Araştırmalar sonucu kahvenin faydaları ve zararları biliniyor elbette. 

KAHVENİN FAYDALARI:

  • Beyine etki ederek, rahat ve sağlıklı düşünmeye yardım eder.
  • Fiziksel performansı arttırır, güç verir.
  • Ruh sağlığına etki eder, kendinizi daha iyi hissetmenize yardım eder.
  • Stresten mi yakınıyorsunuz? Günün stresini, yorgunluğunu bir türlü atamıyor musunuz? Bir fincan kahve içerek günün yorgunluğundan ya da stresinden uzaklaşabilirsiniz.
  • Kolon, karaciğer, kan kanseri, gırtlak, meme kanseri, yemek borusu, pankreas ve kalın bağırsak kanserlerine yakalanma riskini azaltır.
  • Alzheimer hastalığına yakalanma riskini azaltır. Yani hafızayı güçlendirir. Özellikle yaşlı insanlar düzenli şekilde tüketirlerse hafıza kaybı gibi rahatsızlıklara yakalanma oranı düşer.
  • Gut hastalığına yakalanma riskini azaltması da kahvenin faydaları arasındadır.
  • Parkinson hastalığına yakalanma riskini azaltır.
  • Erkek üreme sistemi üzerine olumlu etkiler yapar.
  • Türk KahvesiBağışıklık sistemini güçlendirir. Çabuk hasta olmaktan, hastalıklara kolay yakalanmaktan mı yakınıyorsunuz? O zaman günde 1 fincan bu nefis içecekten tüketerek kendinizi hastalıklara karşı koruyabilirsiniz.
  • Böbrekleri kuvvetlendirir ve hastalıklara karşı korunmalarını sağlar.
  • Metabolizmayı güçlendirir.
  • Diyabet yani şeker hastalığı riskine yakalanma oranını düşürmesi de faydaları arasındadır.
  • Ayrıca kalp hastalıklarına yakalanma riskini de azaltır. Kalp ile dosttur. Yani kardiyovasküler sistem için koruma sağlar.
  • Kolesterolün düzenlenmesine yardım eder.
  • Yemeklerden sonra içilirse yemeklerin kolay sindirilmesini sağlar.
  • Yapılan bir araştırmaya göre bu şifalı içeceği tüketen kişilerin siroz hastalığına yakalanma oranının daha düşük olduğu ortaya çıkmıştır. Siz de dengeli bir tüketimle sirozdan korunabilirsiniz.
  • Kadınlar için de oldukça büyük bir önemi vardır. Selülit oluşumunu önlemesi de bayanlar için büyük önem teşkil edecek faydaları arasındadır.

mocha kahve ile ilgili görsel sonucu

KAHVENİN ZARARLARI:

  • Kalp hastaları çok fazla tüketmemelidir. Aşırı kahve tüketimi zarar verebilir.
  • Hipertansiyon yani yüksek tansiyonu olan kişiler fazla tüketmemelidir.
  • Kahve içerdiği kafein sayesinde fazla tüketmek vücuda zarar verebilir. Kafein uzun süreli ve sürekli kullanımda bağımlılık yapabilir. Bu yüzden dikkatli olmak gerekir.
  • Çok fazla içildiğinde özellikle çay ile kahve aynı gün içinde fazla miktarda tüketildiğinde uykusuzluğa yol açabilir.
  • Araştırmacı Oftalmoloji ve Görsel Bilim Dergisi’nde yayınlanan makalede,  ABD’li bilim insanları 30 yıl süren araştırma verilerine göre günde iki fincandan fazla kahve içenlerde göz tansiyonu riskinin yüzde 66’ya kadar arttığı açıklandı.

Dikkat!

Kahveyi ne zaman ve nasıl içtiğimiz önemli. Uzmanlar, en çok kullanılan ağrı kesici maddesi ’paracetamol’ün kahveyle alındığında karaciğer için tehlikeli olduğunu tespit ettiler. Washington Üniversitesi’nin araştırmasına göre, paracetamol karaciğere ulaşınca bazı toksik maddelerin üretilmesine yol açıyor. Ağrı kesicinin ardından kahve içilmesi ise bu toksinlerin salgısını 3 kat artırıyor. Ağrı kesiciyle içmiyoruz, bu durumda.

kedi ve kahve ile ilgili görsel sonucu

Peki bu bol köpüklü, canım Türk Kahvesi nasıl pişirilir?

En lezzetli kahve için;

Yeni kavrulmuş ve çekilmiş kahveyi alıyoruz. Fincan başına, tepeleme 2 çay kaşığı kahveyi, bakır cezveye koyup, fincanla ölçerek kişi başına bir fincan su ekliyoruz, su ne kadar soğuk olursa o kadar köpüğe katkı yapıyor. Mümkün olduğunca, klorsuz ve kireçsiz su kullanmak lazım. Şeker ekleyeceksek damak zevkine göre şeker ekliyoruz. Bir tur karıştırıp kısık ateşe koyuyoruz. Şekersiz ve kömür ateşinde pişerse daha köpüklü, lezzetli ve sağlıklı oluyor. Kahve ısınıp, köpüğü kabarana kadar ocakta tutuyoruz. Her fincanın yarısını dolduracak şekilde kahve fincanlarına bölüyoruz. Önce köpüğünü kaşıkla paylaştırmak da mümkün, tercihe ve beceriye göre artık. Kaynadıktan sonra yavaşça fincanları kahveyle tamamlıyoruz veee bol köpüklü kahvemiz hazır.

İlgili resim

Kahvenin kırk yıl hatırı nereden geliyor?

Yine bir hikayesi var kahvenin. Derler ki; İstanbul’un yemiş iskelesinde kahve yapan ve satan Üsküdarlı bilge bir zat varmış. Her telden insan kahvecinin sohbetini dinlemeye, iki çift nasihatini almaya, derdini paylaşmaya gelirmiş. Günlerden bir gün bu kahvehaneye bir yeniçeri gelmiş. Kahveciye herkese kendinden kahve ikram etmesini, fakat içeride yalnız başına oturan Rum gemi kaptanına vermemesini söylemiş. Kahveci de herkese yeniçerinin kahvesini ikram ettikten sonra iki kahve yapıp Rum kaptanın yanına oturmuş. Yeniçeri hiddetle “Ona vermeyeceksin demedim mi?” deyince, kahveci de “bu senin değil benim ikramım” diyerek cevap vermiş. Rum kaptana dönen kahveci, kaptanla hem sohbet etmiş, hem de kahve içmiş.

Aradan 40 yıl kadar geçmiş. Sisam Adası`nda büyükçe bir isyan çıkmış. Rumlar isyan etmiş. Bizim kahvehaneci de bir şekilde Rumların eline geçmiş. O zamanlarda Rumlar eline geçirdikleri esirleri pazarda satıyorlarmış. Kahveciyi de yaşlı bir adam satın almış ve ıssız bir yere götürmüş. Adamın kendini öldüreceğini sanan kahveci, korkuyla yaşlı adama bakarken adam ona kendisinin 40 yıl önce bir kahve ikram ettiğini ve o kahvenin hatırını unutmadığını söyleyerek kahveciyi serbest bırakmış.

İşte anlatılana göre bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır sözü buradan geliyor.

book and coffee wallpaper ile ilgili görsel sonucu

Dışarıda kar yağıyor şimdi. Bunca macera yaşamış kahve size arkadaşlık etsin isterseniz, siz de kendinize bir kahve yapın, şimdi dünyanın en güzel üçlüsünü tatma zamanı!

Kar, kitap ve kahve.

Keyif ve şifayla kalın…

This entry was posted on Şubat 15, 2017. 3 Yorum

Aşkla…

İlgili resim

“Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok, sen zaten bunlara sahipsin. O yüzden sana bir ayna getirdim. “

Mevlana

Günümüzde, her 14 Şubat günü, çiğnemeye doyamadığımız, tadı kaçınca atmaktan imtina etmediğimiz, tekrarlamaktan kaçınmadığımız, yeni değil ama yeni anlamlar kazanmış, ağız dolusu, kocaman pembe bir sakızımız var: “Aşk”…

İnsanoğlu var olduğundan beri kalp çarpıntısı ve heyecanla tezahür eden bu harika duygu, yüzyıllar içinde farklı duygularla karıştırılmış; arzu, cinsel çekim, şefkat. Zamanla, duygular yerine mantıkla ifade edilmeye başlandı, buna rahatlıkla şahitlik edebilirim. Asıl derdim bu doğrusunu isterseniz. Zamanın yapaylaştırdığı, anlamsızlaştırdığı, yoğun ve insana dair en saf duyguyu, maddeyle açıkladığınızda, Mevlana’nın, Mecnun’un, şiirlerin hatta sanatın bile bir anlamı kalmıyor. “Aşk mı kaldı canım?” serzenişiyle yaşanan yavan hayatlardaki o büyük boşluğu neyle doldurursanız artık?

Sevgilisi olmayanların depresif ruh hali içinde sinir krizleri geçirdiği, “sadece çiçek mi aldın?” kavgalarının yaşandığı bugün, aslında  AŞK GÜNÜ.

tanrıça hera ile ilgili görsel sonucu

Bugünün kutlanması Eski Roma İmparatorluğu kadar eski. O zamanlarda Saint Valentine yok ortada. Eski Roma’da 14 Şubat günü bütün Roma halkı için önemli bir gün. Çünkü bu günde Roma tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi olan Juno’ya (Antik Yunan’da Hera olarak adlandırılır) saygı göstermek amacıyla tatil yapılırdı ve takip eden günler, katı kurallar ya da başka sebepler dolayısıyla yalnız kalmış gençlerin isimleri bir kaseye atılır, kura usulü bir partner seçmelerine vesile olunurdu. Böylece  15 Şubat günü kutlanan Lupercalia Bayramı’nda kimse yalnız kalmazdı. Bazılarınızın derin bir iç çektiğini duyar gibi oluyorum. Bayram süresince partner olan bu gençler, aşık oldularsa da evleniyorlardı ve bu genellikle gerçekleşiyordu. Roma’da yaklaşık 250 yıllarında hüküm sürmüş olan İmparator II. Cladius, katı kuralları olan bir komutandı ve en büyük problemi ordusunda savaşacak asker bulamamaktı. Sebebin, Romalı erkeklerin, aşklarını ve ailelerini bırakmak istemedikleri için savaşmak da istememeleriydi veee işte tam bu yüzden Roma’da nişan ve evlilikleri kaldırdı ve yasakladı.

Bizim meşhur  Aziz Valentine de Claudius’un hükümdarlığı zamanında Roma’da yaşayan bir papazdı. Kendisi gibi papaz olan Aziz Marius ile birlikte Claudius’un yasağına rağmen gizlice çiftleri evlendirmeye devam etti. Ancak imparator bu durumu bir süre sonra öğrendi. Aziz Valentine insanları evlendirmeye devam ettiği için tutuklandı ve yaptıklarının cezası olarak sopa ile dövülerek öldürüldü. Milattan sonra 270 yılının 14 Şubatı Hıristiyan şehitliğine gömüldü. Aynı zamanlarda Roma’daki putperestler, Şubat ayı içinde kutlanan Lupercalia Bayramı’nı kendi putperest tanrıları için kutluyorlardı. Bayram öncesi yapılan geleneksel çekilişi ise seromoniye bağlı kalarak kendileri için uygulamaya başladılar. Hıristiyan Kilisesi’nin ilk kurulduğu yıllarda hizmet veren papazlar bu törenlerin, özellikle de evlenmemiş gençlerin putperestler ile birlikte anılmasından rahatsız oldukları için bir çözüm buldular. Bu gençlerin isimlerinin azizlerle birlikte anılmasını istedikleri için Lupercalia Bayramı’nın başladığı günü Aziz Valentine Günü olarak kutlamaya başladılar. Artık, her yılın 14 Şubat’ı Sevgililer Günü olarak kutlanmaya devam ediyor tüm olay da budur işte.

love art ile ilgili görsel sonucu

Tüm sanatlarla, psikoloji ve fizyolojiyle de ilgili aşk, insanla ilgili, ruhla ve zihinle ilgili. Aşkın fizyolojik etkilerini daha önceki bir yazımda anlatmıştım, biraz da ruhsal yönüne bakalım.

Psikologlar çeşit çeşit sınıflandırmış, çok didaktik olmamak adına size bir kaç çeşit aşktan bahsedeceğim. Evet, aşk da çeşit çeşit.

Örneğin Platonik aşk var hepimizin bildiği. Platonik aşktan, Platon, “Devlet” adlı eserinde bahsediyor. Devlet adlı eserinde Platon, olamayacak kadar ideal bir devleti tarif eder. Ona göre, devlet sadece ve sadece vatandaşlarının çıkarları için var olmalıdır ve devleti yönetenlerin filozof olması gerektiğini bile söyler. Gerçekleşmesi mümkün olmayan, ama gerçekleşse ne kadar da güzel olur denilen arzulara tercüman olan bir deyim olan “Platonik” deyimini oluşturmuş. “Platonik aşk” demekle, üremeye yönlendiren, üreme kurgulu “doğal-tanrısal” aşkı değil, aslında ideal aşkı ifade ediyor.

Bu tür aşkın, Platon’un ulaşamadığı öğrencisine duyduğu aşk olduğu rivayeti de var ayrıca.

Platonik aşktaki ulaşamamazlık ve imkansızlık hallerinin mazoist bir tarafı olduğunu düşünmüşümdür hep.

580336_357046371050831_314194296_n.jpg

Bana göre aşkı en güzel tanımlamış olan Mevlana. İlahi aşktan bahseder. Yaratıcıya duyulan aşk. İnsanda gördüğü Allah tezahürüne duyulan aşk. Yunus Emre de, çok güzel anlatır ilahi aşkı: “Yaratılanı severim, yaratandan ötürü” 

Mevlana, öyle ki ölüm günüm Şeb-i Arus’tur demiş. Düğün gecemdir, sevgiliye kavuşma günümdür, diye adlandırmış.

İlahi Aşk, O’na âşık olmak değil, O’nun Aşkı’nın gücünü fark edebilecek hale gelme halidir. Aşk O’ndadır. Yaşayansa ne yaşadığının bile farkında değildir, özlemekten yanmaktan başka birşeyin farkında bile değildir. Sadece yaşar. Sorup araştırmaz. Kuşkulanmaz. Gözü bir başka görür, kulakları bir başka işitir, teninde O’nu hisseder, o, O’nun Aşkında yer bulmuştur çünkü. Öylesine derin bir konu ki, ne kadar yazsam az gelecek.

platonik aşk ile ilgili görsel sonucu

Bir de kara sevda var ki…

Platonik aşkın en üst oktavıdır kara sevda, bağımlılık ve takıntı derecesinde düşkünlük. Çok ciddi ve psikolojik bir rahatsızlık kara sevda. Yoğunluğu arttıkça “delilik” olarak tanımlanan, aşırı dopaminden kaynaklı bozukluklar görülüyor.

Kara sevdaya tutulmuş biri, Kendisini sosyal hayattan soyutluyor, tamamen sevdasına odaklanıyor. Kara sevdada, kişi bulunduğunu anda, duygu çıkmazına girebiliyor, yemeden içmeden kesiliyor, zayıflıyor ve stres hormonlarının da etkisiyle vücut savunması düşüyor. Çeşitli hastalıklar baş gösterebiliyor, kişinin saçları beyazlayabiliyor. Kara sevda, o derece ciddi bir rahatsızlık ki tedavi edilmeden geçmiyor. Üzülerek söylüyorum ki, tedavi edilemeyenler kişiler de oluyor, bizzat gördüm maalesef.

aşk ile ilgili görsel sonucu

Aşk işte! Beklentisiz, sorgusuz sualsiz, hesapsız çıkarsız, birlikle, teklikle yaşanan aşk; yalansız, aldatmayan, aldatamayan aşk; eleştirmeyen, sevgi dolu, yoğun, heyecanlı, uçarı, akılsız aşk.

Cibran’a kulak verelim şimdi:

Așk sizi çağırdında, onu takip edin,
yolları zorlu ve yokușlu olsa bile.
Kanatları sizi sardığında ona boyun eğin,
tüyleri arasına gizlenmiș kılıç sizi yaralayacak olsa bile.
Ve sizinle konuștuğunda ona inanın,
Sesi, kuzey rüzgârının bahçeyi tarumar etmesi gibi, rüyalarınızı darmadağın etse bile.
Așk sizi taçlandırdığı gibi çarmıha da gerer.
Yetiștirdiği gibi budar da.
Yücelerinize tırmanır, günește titreyen en körpe dallarınızı okșar.
Sonra iner așağı, toprağa tutunmuș köklerinizi sarsar.
Mısır demetleri gibi kendine toplar sizi.
Çıplak bırakır harman edip.
Kabuklarınızdan ayırmak için eler, beyazlatıncaya kadar öğütür.
Yumușatıncaya kadar yoğurur;
ve sonra atar kutsal ateșine, Tanrı’nın kutsal șölenine kutsal ekmek olasınız diye.

Așk bütün bunları, kalbinizin sırlarını bilmeniz ve bu bilgiyle hayatın kalbinin bir parçası olmanız için yapacaktır.
Fakat korkularınız içinde yalnızca așkın huzurunu ve așkın hazzını aramaksa muradınız,
O zaman çıplaklığınızı örtmeniz ve așkın harman yerinden çıkıp mevsimsiz bir dünyaya girmeniz daha iyi.
Orada güleceksiniz, ama doyasıya değil; ağlayacaksınız ama tüm gözyașlarınızı dökerek değil.

Așk kendinden bașka bir șey vermez ve kendinden bașkasından almaz.
Așk ne sahiplenir ne de sahip olunur,
çünkü așk yeter așka.

Sevdiğiniz zaman “Tanrı yüreğimde” değil, “Ben Tanrı’nın yüreğindeyim” demelisiniz.
Ve așka rota belirleyebileceğinizi sanmayın, çünkü layık bulursa șayet, așk size rota belirler.

Kendini tamama erdirmekten bașka arzusu yoktur așkın.
Fakat așıksanız ve mutlaka arzularınız olacaksa, șunlar olsun arzularınız:

Așırı muhabbetin acısını tanımak,
Kendi așk idrakinizle yaralanmak,
ve isteyerek ve sevinçle kan ağlamak.
Șafak vakti kanatlanmıș bir yürekle uyanmak ve minnet duymak așkla dolu yeni bir güne;
Öğle saati dinlenmek ve derin derin düșünmek așkın coșkusunu.
Akșam vakti șükranla eve dönmek;
ve sonra uyumak yüreğinizde sevgiliye bir dua ve dudaklarınızda bir șükür șarkısıyla.

Halil Cibran – Ermiș, Așk Üzerine.

aşk ile ilgili görsel sonucu

Şimdi, birine “aşkım” demeden önce bir daha düşünün. Aşkın sizdeki karşılığı ne mesela? Meslek? Güzellik? Para? İmkan? Çocuk? Evlilik? Toplumsal statü?

Sizce nedir aşk?  Yüce, ender, içten ve yoğun yaşanan aşkı bir daha tanımlayın. Ona göre kutlayın ya da kutlamayın bugünü.

Dünya “AŞK” gününüz kutlu olsun.

Aşkla…