Ömür bir an…

zaman ile ilgili görsel sonucu

Zaman…

Zaman ilginç bir kavram olmakla beraber tüm yaşamımızı belirleyip kontrol altına alıyor çoğu zaman. “Yemek saati”, “uyku saati”, “dinlenme saati” vb. bir sürü gibi sözcük kümeleri esir ediyor bizi vakitlere. Öyle ki “bu yaştan sonra” gibi inanç temelli sözle, bir şeyler yapmamız konusunda engeller yaratmamıza neden oluyor.

Zaman inancı ve zamana göre yaşamak bizi nasıl engelliyor acaba?

Yetişmemiz gereken randevular,uyanmamız gereken saatler, “acil” yapmamız gerekenler listesi çoğaldıkça hızlı, özensiz bir halde, ne olduğunu anlamadan, anları tüketiyor; çok sık duyduğumuz, ne kadar uygulayabildiğimizin tartışılabileceği “anda kalmak” gittikçe zorlaşıyor.

İlgili resim

Eğer büyük şehirlerin birinde yaşıyorsanız beni daha iyi anlayacaksınız. Sıkıştırılmış zamanları, keyifli hale getirmeye çalışırken yaşamaktan feragat ettiğimiz özel zamanlar nasıl da hızla geçiveriyor? “Ama daha erken”, “geç oldu” sözleri bana her seferinde şunu düşündürüyor: “Kime göre?”

Kim, sabah 9’da çalışmaya başlayıp 18.00’de bitirmemizi şart koştu? Kimi zaman bir saatlik işi, neden dokuz saatte yapmalıyım, üstelik kapalı ofiste? Neyse ki son dönemde freelance denilen, zaman ve mekan kısıtı olmadan yapabileceğimiz işler var da nefes alabileceğimiz işler yapabiliyoruz.

Ya ilişkiler? İletişimde olduğumuz kişinin yaşının bizden büyük ya da küçük olması, o kişiye davranış biçimimizi belirliyor. Aşk da nasibini alıyor zaman algısından.Yaş farkı çoksa özellikle kadın erkekten büyükse vay hallerine! Birlikte olamayacakları, birlikte olsalar bile kısa sürecek fantastik bir şey yaşanıyormuş gibi algılanan aşk ilişkileri. Hani gönül ferman dinlemiyordu?

anda kalmak ile ilgili görsel sonucu

8 saat uyumalıyız, öğle vakti kesinlikle yemek yemeliyiz, işe geç kalmamalıyız ve tabii okula ve sınava da her bireyin biyolojik saati (?!) ve ritmi farklı olmasına rağmen. Yaşamlarımız standartlaştırılmış maalesef. Farkında değilsek, (en büyük hayalimiz) emekli olana kadar böyle gidiyor yaşam, yaşanmadan.

anda kalmak ile ilgili görsel sonucu

Zamana hapsolarak yaşadığımızın farkında olarak, robot gibi yaşamaktansa olabildiğince esnetelim şu zamanı. Böylece yaşamımız daha keyifli ve uzun olsun.

Can Yücel’in olduğu söylenen ama aslında onun olmayan, buna rağmen pek güzel bir cümle var:

“Ömür dediğin bir gündür, o da bu gündür.”

Şimdide kalarak ve saatsiz anların çoğaldığı, huzurlu ve yavaş bir yaşam diliyorum hepimize.

Reklamlar

Evet, Bir Derdim Var!

umut ile ilgili görsel sonucu

Bizler, insan olmaya çalışan, olabilen veya olamayan, mükemmele ulaşmaya çalışan, dünya denen sahnede bir oyuncu ve senaryosunu kendi yazdığımız yaşamın içinde var olan ruh veya enerjiyiz.

Gündelik hayatın içinde iş, okul, ev, ilişkiler içinde kendimizi nasıl var ediyoruz acaba?

Tanımadığım insanlarla karşılaştığımda, göz göze geldiğimde merak ediyorum: Bana bakıyor ama ne görüyor?

Herkesin aynı şeye bakıp farklı şeyler görmesi, aynı olay ve durumu farklı yorumlaması çok ilginç değil mi? O kadar insanın birbirinden tamamen farklı olması, ne kadar eşsiz olduğumuzun bir kanıtı. Belki de asıl sorulması gereken soru: “Ben kimim?”

Şimdi ilk insandan bu yana felsefe ile açıklanmaya çalışılan bu sorunun cevabını bireysel olarak soralım kendimize.

Uzun bir duraksama ve isimlerimizle veya yaptıklarımızla açıklıyoruz kendimizi çoğu zaman. Oysa bizim var oluşumuz, hayat yolculuğunda bu kadar da kolay açıklanamaz. Kimin söylediğini hatırlayamıyorum ancak tanıdığım herkesle ilişkimde ve özellikle de kendimde düstur edindiğim bir söz var: “Herkes olduğundan fazladır.”

dert ile ilgili görsel sonucu

Büyümeyen, gelişmeyen her canlı ölüme ve yok olmaya ve hatta çürümeye gidiyor. Anlar, günler ve yıllar geçtikçe yerimizde saydığımızda, geçen zamanla gelişen dünyada geride kalıyoruz. Oysaki asla bir gün önceki insan değiliz. Yaşam amacı hep daha iyisine doğru gitmekten, hep daha iyisine sahip olmaya doğru gidiyor maalesef. Dünyanın bu maddeci yaşam tarzı, herkesin sevgiden bahsettiği ancak yapayalnız ya da sığ ilişkilerle geçen bir ömür insanı asla mutlu etmiyor. Neden sizce? Güzel ve konforlu binalar, güzel elbiseler, bıkmadan gezdiğimiz şehirler, ülkeler bizi neden mutlu etmiyor? Evimiz, arabamız ve harika bir işimiz varken (veya yokken) neden yalnızız bu kadar? İnsanlığın kaderi mi bu?

İlgili resim

Evet dostlar, bir derdim var… İnsanlığın madde dünyasına bu kadar adapte olup kendini unutmasına dayanamıyorum. Kendi gelişimim için elimden gelen her şeyi  yaparken birbirimize bu kadar acımasız, hoyrat ve kötü davranmamıza dayanamıyorum. Çocukların, hayvanların, kadınların ve engellilerin başta olmak üzere şiddetin, üstün görmenin, nefretin sebebini ve ne kazandırdığını anlayamıyorum. Büyüte büyüte bitiremediğimiz egolarımızın esir aldığı ruhumuzun çektiği acılar bitmiyor. “Mutluluk oyunu”, sahte ilişkilerde yaşanıyor ve sonuç tabii ki kendini kandıran mutsuz ve benmerkezci insanoğlu.

Durmadan, öğrenme ve deneyimleme zamanı her an. Deneyimleyip empati kurduğumuzda, gerçekten (bir şey ya da biri olduğundan değil) severek coşkuyla yaşadığımızda o her anda mutluyuz. İnsan severken acı vermiyor, acı verirken sevemediği gibi. Küçümserken de saygı duyamıyoruz, oysa küçümseyecek kadar büyük olduğumuzu düşünmek ne talihsiz bir yanılgı!

Akıl karıştıran durum, hem çok özel hem de çok önemsiz (değersiz değil) olduğumuzu bilerek yaşamak. Sıradan da olsa hayatımız bize özel, o çok özel görünen insanlar da bir o kadar sıradan. Yani hepimiz bir yandan da aynıyız bu yönümüzle. Yine “Ne diyor bu meczup?” sorusu duydum sanki.

Her bir ruh eşsiz. İhtiyaçlarımız, duygularımız ve yaşamsal kodlarımızla aynıyız. Değişen; bakış açımız, değerlerimiz, duygularımız, davranışlarımız ve daha bir sürü şey.

çare bulmak ile ilgili görsel sonucu

Kendim ve tüm insanlık içim dileğim şudur ki:

Fark edelim, dürüst olalım; kendimize ve başkalarına, sevelim, bilmiyorsak sevmeyi de öğrenelim. Karşımızdakilerden beklediğimizi önce biz sunalım onlara. Koca göbekli dünyada birlikte ve gelişerek yaşayalım. Tüm çabam budur, bu olacaktır…

Sevgilerimle…

This entry was posted on Ekim 16, 2017. 1 Yorum

Duadan Sanata

ritüel ile ilgili görsel sonucu

(Resim:  Krystel-art)

Hiç düşündünüz mü, her toplumun, her dinin hatta her insanın “gelenek” adını verdiği, kimi zaman bize saçma gelen ama o topluluk için anlamlı ve hatta yaşamsal birtakım uygulamaları neden var?

Aslına bakarsanız bendeki “Neden?” sorusunun cevaplarına olan merak, beni taa milattan önceye kadar uzanan geçmişe götürüyor çoğu zaman.

Her insan kendini bir şekilde var etmeye çalışıyor. Kimimiz çalışarak kimimiz aile kurarak kimimiz de üreterek var ediyoruz kendimizi. İnsanın kendini var etme serüveni, umut ve yaşamın devamlılığı inancı, insanlık kadar eski. Var oluşundan beri insanlık, kendini yenileme ve canlılığını tazeleme adına törenler ve ayinler düzenliyor. Bu törenler yılları, mevsimleri karşılamak adına tüm dünyada farklı isimler ve yöntemlerle kendini gösteriyor. Zamanla farklı bir anlayış ve amaçla gelişip vazgeçilmez bir hal alıyor.

İlkel dönemlerden beri devam eden bu çaba nasıl tezahür ediyor ve neler yapıyoruz bunun için, bir bakalım:

İlkel toplulukların bakış açısıyla yaşam, doğumdan ölüme bir süreç olmaktan çok, yıl ve dönemlerden oluşan bir dizi anlaşmadan ibaret. İlkel insan, yenilenmenin doğallıktan ve kendiliğinden oluşundan çok, insanların mücadele ve ortak çabasıyla gerçekleştiğine inanıyor.

dans ritüeli ile ilgili görsel sonucu

 

Başlangıçta, Kenosis (Boşalma) ve Plerosis (Dolma) ayinleri denebilecek iki dönemde sembolize edilmiş.

Kenosis: Her anlaşma sonunda, yaşamın canlılığının sönüşü ve bitişini sembolize ederken perhiz dönemleri, oruçlar, çile ve canlılığın askıya alınması şeklinde tezahür ediyor. Yani, Kenosis, perhiz dönemleri, kendini sıkıntıya sokma ile çilenin ve askıya alınmış canlılığın başka anlatımlarıyla örnekleniyor.

Plerosis ise yeni anlaşmanın başlaması. Yeniden canlanma, arınma, bereketi artırmak anlamında yaşamın başlangıcını sembolize eden törenlerle temsil ediliyor. Plerosis, yeni anlaşmanın başlangıcıyla birlikte, ortaya çıkan yeniden canlanmayı betimlemekle birlikte kötülükten ve zararlı şeylerden temizlenmek anlamına geliyor.

İlkel düşüncede bu iki tören tam olarak birbirinden ayrılmasa da törensellik yani toplumsal kural, dünyanın yaratıştan gelen düzeni devam ettirmek olarak tanımlanıyor.

İnsanlığın başından beri düzenlenen bu törenler, sadece doğrudan deneyimler değil, dramatik yapıları olan ritüelleri aslında. Yani, kurguları ve çatışmaları var. Çok tanıdık değil mi?

dans ritüeli ile ilgili görsel sonucu

 

Doğanın hem gerçek ve anlık hem de ideal ve sürekli, ikili yapısı, ritüellerin birleştirici bir mit olmasını sağlamış. Mitin anlamı, bu durumda, gerçek ve ideal olanı, ideal ve sürekli hale getirerek dramatik bir kurgu oluşturması. Mitoloji ise yazının ya da sanatın bir dalı değil, dinsel-toplumsal bir davranış olarak ortaya çıkmış aslında.

İlgili resim

Bütün bunları daha anlaşılır bir ifade ile aslında dört mevsime tekabül eden dört ayrı ayinden söz edebiliriz:

İlk olarak Çile ayinleri var. Bu ayinler, yılın sonunda, yaşam anlaşmasının sonuna gelindiği, askıya alınmış canlılık durumunu gösteriyor. Bu ayinlerde yaslar ve oruçlar tutuluyor, böylece yaşamın askıya alınışı temsil ediliyor. Sonbahar mevsimini temsil ettiği farklı kültürlerde görülmüş. Sonbaharın hüznü ve kederi ifade ettiği düşünülmesindeki anlayışın temeli çile ayini algısı.

İkincisi Arınma ayinleri. Bunlar yaşamın devamlılığını engelleyebilecek her türlü zararlı şeyden, hastalıktan ve kötü tüm etkilerden kurtulmak için yapılan ayinler. Kış mevsimini tanımlıyor. Hatta arınmak anlamına gelen bir fiilden “februare” Şubat Ayı isimlendirilmiş. İlkel toplumlarda bu mevsimde tapınakların temizlenmesi de gelenektendir çoğu toplumlarda.

Üçüncüsü Canlanma ayinleri. Topluluk bu yolla canlanıp yaşam anlaşmasını sağlamaya çalışıyor. İlkel kültürlerde farklı uygulamalar olmakla birlikte İlkbahar mevsimini temsil ettiğini söyleyebiliriz. Toplumsal erginlenme törenleri de canlanma ayinleri olarak tanımlanıyor. Örneğin; Aşağı Kongo yerlileri arasında erginlenmeye yeniden dirilme anlamına gelen kimbasi adı veriliyor. Başka bir örnek ise Müslümanlıkta ve bazı dinlerde olan sünnet törenleri.

Dördüncüsü Kutlama ayinleri ki insanların kurtulma, rahatlama duygularını gösteriyor. Yeni yıl başlamış ve yaşamın devamlılığı için anlaşma yapılmış. Yaşam anlaşmasının yapılmış olması, hasat zamanına tekabül etmesi demek. Şenlik ve kutlama şeklindeki mevsimsel törenler. Yaz mevsimini temsil ediyor. Yazın çeşitli toplumlarda hala yapılan hasat şenliklerinin kökeni, Kutlama ayinleri ve bazı dinlerdeki oruç sonrası bayramların da.

Mevsimsel ayinler ve mevsimsel kalıp, tek bir kültüre ya da topluma ait değil, tipik ve temsili bir yön taşıyor. Bu ayinler ritüele dönüşmüş ve mit olarak anlamlı ve sürekli bir hal almış. Süreklilik, zamanla temsile dönüşmüş, taklit ögesini de içererek, kahramanlar, karakterleri ve oyuncuları ortaya çıkarmış.

tiyatro ritüeli ile ilgili görsel sonucu

Katılanlar zamanla, yaşamın gerçek kahramanları değil, hayali ve ideal durumu yeniden ortaya koyan ve kendileri dışındaki karakterleri oynayan oyuncular kılık değiştirmiş kişiler olunca ritüel böylece dramatik bir hal almış. Yani çatışmalar içeren temsiller haline gelmiş. Zamanla, sahne sanatları haline dönüşmüş. Antik Yunan’daki bereket, üreme ve çoğalmayı temsil eden Dionysos şenliklerinde tragedya ve komedyaların oynandığı biliniyor, işte sahne sanatlarının atası…

dionysos şenlikleri ile ilgili görsel sonucu

Homo Ludens (oynayan insan)’ın ortaya çıkışı, ilkel dönem ritüelleriyle aynı döneme denk gelişi, yaşamsal kurgu ve doğasal kurgunun özdeşliğinde kendini göstermiş aslında.

Kökeninden yola çıkarak, dramatik kurgu içeren sanatların, ilkel toplumlarca doğaya öykünmeden kaynaklandığını söyleyebiliriz elbette. Bu ritüeller, çağdaş toplumda bir sanatken ilkel toplumlarda dua anlamına geliyor. Sahne sanatlarının, insanın ve doğanın ayrılamaz bir parçası oluşu ve önemi, içsel olarak kaynağını buradan alıyor.

İşte, bizim farkına varmadan aslında nasıl da doğayı taklit ederek, yaşamı devam ettirmeye çabaladığımızın hikayesi. Artık sahnede bir gösteri izlediğimizde daha farklı bir gözle değerlendirebiliriz. Yaşamı sanattan, sanatı da yaşamdan ayırmak mümkün değil.

Sanatla kalın…